|

Acılara inat gülebilmeyi beceren ailelerimize..

Acılara inat gülebilmeyi beceren ailelerimize..

Analarla, şehit yada tutsak analarıyla sohbet edenler bilir. Onlarla konuşmak uzun, zor, engebeli bir yolculuğa çıkmak gibidir. Hiçbir ayrıntıyı unutmazlar. Geçmişi belleklerinden silmek mümkün de değildir. Acıları, sürekli kanayan bir yara gibi hiç kapanmaz. Bu yüzdende yaşananlar sürekli canlı kalır hafızalarda. Zaten hiçbiri unutmaktan da yana değildir… Ortak acıların, ortak umutların, ortak öfkelerin buluşturduğu bu ana babalarla sohbetten de öte yıllarca birlikte yürüyen biri bu yolculukta çok şey biriktirir onlara dair… Bende yıllarca onlardan çok şey öğrendim, çok şey attım çıkınıma, yaşam deneyimlerinden. Tutsak ve şehit anaları, gittikleri her yerde evlatlarını anlattılar. Onların sesi soluğu oldular. Yıllarca duvarların içine umut taşıdılar, onların sesini sokaklara ulaştırdılar. En sağır kulaklara duyurmak için her türlü bedele katlanarak çırpınıp durdular.. Onların sesini şimdi duvarların içinden duyuyoruz. Ama düşlerimiz umutlarımız aynı oldukça duvarların içi ya da dışı hangi tarafında olduğunuzun pek hükmü yokmuş. Dün sesimizi tel örgülerden içeriye duyurmaya çalışıyorduk. şimdide yine tel örgülerden dışarıya ulaştırmaya çalışıyoruz. Bir yılı daha geride bırakırken geçmişe, şehit ve tutsak ailelerine dair yaptığım yolculuklarda acıların yanında gülerek hatırladığım birçok anı canlanıyor gözlerimin önünde. Yaşamın akışı içinde acılarımız kadar sevinçlerimizi de paylaştık elbette. Yeri geldi birlikte ağladıysak, yeri geldi birlikte güldük ağız dolusu. Koğuşta da zaman zaman dostlarla, yoldaşlarla yaptığımız sohbetlerin vazgeçilmez konuklarındandır ailelerimiz.

Karşılaştırma yapmak pek doğru olmaz biliyorum ama ailelerle birlikte olduğum süreçlerde anaların çok daha cesur olduklarına şahit oldum. (bazı babaları dışında tutuyorum tabi) Eylemlerde ilk önce öne atılanlar daha çok kadınlar olurdu. Bir dönem F tiplerini gündeme taşımak için türlü türlü eylem şekilleri deniyorduk. Bu eylemlerde eğer polis gözaltına almıyorsa pek haber değeri olmuyordu. Hele de yaşlı insanların gözaltına alınması kamuoyunda çok tepki topladığı için daha çok haber olacağını bilen polis, bir süredir eylemlerde sadece gençleri gözaltına alıyor, yaşlıları ayırıyordu. Yine böyle bir eylemde biz gözaltına alındık. Yanımızda bulunan bir ana oradan oraya koşmaya başladı.  “Beni de alın” diye. Ama polis ısrarla almıyorlardı. Bir süre sonra bir babayı da yanına alarak birlikte koşuşturmaya başladılar. “Bizi de alın, niye almıyorsunuz” diye polislere sesleniyorlardı sürekli. Bu durum, bir süre sonra basınında dikkatini çekmişti. Kameraların gelmesini de fırsat bilen aileler hemen propagandaya başlamışlardı bile. “Hepiniz duyun, bunlar çocuklarımızı mahvediyor, arabada başlıyorlar işkenceye, bizi de alın diyoruz, almıyorlar, bunlar şerefsiz.” Basının ilgi gösterdiğini gören çevik kuvvet amiri yanaşıyor. Kibarca “teyzeciğim, çocuklarınıza bir şey yapmıyoruz. Emniyete gider görürsünüz” diye dil dökmeye başlıyor. Ama nafile! İkna edemiyor. İstiklal caddesi boyunca propaganda yaparak yürümeye devam ediyor. Sonunda polis çaresiz aracı yanaştırarak; “gelin. Sizde, gelin” diyor. Ana rahatlamış bir şekilde; “hah, tamam” diyerek babayı da kolundan çekiyor; “sen de gel” diye. Birlikte gözaltına alınıyorlar. Karakollarda da anaların yeri apayrıydı. Yeri gelir bir militan gibi direnişin en önünde yer alır, yeri gelir masaya oturup ayaklarını sallar, hadi çavbellayı söyleyelim birlikte” diyerek herkese moral vermeye çalışıyorlardı. Hiç unutmam bir gün ilk ÖO şehidi Cengiz Soydaş’ın cenazesine katılmak için ailelerle birlikte otobüs tutup gitmiştik. Cenaze evine gidemeden gözaltına alındık. Aileye haber vermek için önceden otobüsten inen analarda orda alınmışlar. Otobüsü karakola çektiler. Tabi biz bu durumu protesto etmek için otobüsten inmeyi kabul etmiyoruz. Poliste bizi ikna etmesi için daha önce aldığı yaşlı bir anayı getirmiş. “Sen söyle de teyze otobüsten insinler” diyor. Ana bizi görünce “çocuklar hiçbiriniz inmeyin otobüsten, içerde işkence yapıyorlar, onursuz arama dayatıyorlar” deyince otobüsten büyük bir alkış kopuyor. Polis şaşkın ne yapacağını bilemez bir şekilde amirlerine haber veriyor. En yaşlımızın dahi polise tavır koymasını hiç beklemiyordu anlaşılan.

Birçok aile bu eylemlerde politikleşti. Kullandıkları dili, konuştukları konular da zamanla değişti. Yaşlılar karşısında birbirini, bizleri eleştirmeyi, özeleştiri istemeyi öğrendiler. Telefonlarının dinlenme olasılığına karşı kendilerince önlem olarak fısıltıyla konuşup randevulaştıkları olurdu kimi zaman. Yine toplantılarımızın birinde iki ana, birgün önceki polis takibini anlatıyor. “Ciğerim dün takip yedik”, “nasıl takip yediniz ana, nasıl oldu, atlatabildiniz mi ?” diye soruyoruz muzipçe… Ana gayet ciddi anlatıyor. “Ben durakta diğer anayı bekliyordum. tabi her zamanki gibi randevusuna geç geldi. (burada eleştiri yapmaktan da geri durmuyor !) iki genç geldi sürekli bize bakıyorlar. Şapkada takmışlar ki tanımayalım. Ama biz hemen anladık bunlar polis! Biz otobüse bindik onlarda bindi, otobüste de sürekli bize bakıp konuşuyorlardı. Nerde indiysek onlarda indi. Madem bunlar bizi takip edecek bizde bunları biraz dolaştıralım dedik. Nasıl olsa ücretsiz kartlarımız da var. Akşama kadar dolaştılar peşimizde, sonra pes etmek zorunda kaldılar. Tabi bizde bir yere gidemedik, evlerimize döndük…

Bir gün de İHD’ de anaları bekliyoruz. Bir süre sonra geldiler ama yüzümüze bakmıyorlar. Bir şeylere kızmışlar belli. “Ne oldu ana biri canınızı mı sıktı” diyoruz. Konuşmuyorlar. Israrlarımız karşısında dayanamayarak en sonunda. “Biz size küstük” diyorlar. “Ne oldu niye küstünüz, bilmeden bir şey mi yaptık” diyoruz endişeyle. “Ne olacak İnsan Hakları Derneği ne zaman konferans yapsa bizi çağırıyor, konuşma yapıyoruz. Duyduk ki bizim partide konferans yapmış ama bizi çağırmamışlar. O yüzden kızıyoruz” diyorlar. Çocuklarına yoldaş olan bu analar, çocuklarının partilerini de her yerde sahiplenirlerdi. Bir gün Tuncelililer derneğinin pikniğine gitmiştik. Bir ara ben kalabalıkta anaları kaybettim. Onları ararken baktım bizim analardan biri bir grup genci etrafına toplamış sohbet ediyor. Fark ettirmeden onları dinlemeye başladım. Ana konuşuyor, gençler büyük bir heyecanla onu dinliyor. “Bakın yavrum, parti parti diyorlar ya. Siz onu başka bir yerde aramayın. Bu parti dedikleri sensin, benim, biziz, onun için partiye sahip çıkın. Sizler, bizler olmasak parti güçsüz kalır”  Ananın konuşması yazılı birçok materyalden daha etkili bir propaganda olmuştu gençler için. Anaların yoldaşlaşmasına verilebilecek daha yüzlerce örnek bulunmaktadır.

Çok sevdikleri biri tutuklansa ne yapıp edip savcıdan izin alıp görüşürlerdi. F tiplerinde akraba olmayanların görüşmesinin çok zor olduğu koşullarda dahi görüştükleri yoldaşlar olmuştur. F tipine geçmeden önceki bir süreçte ana bir yoldaşı ziyarete gidiyor. Giriş işlemlerini yaptırırken akrabalık derecesini soruyorlar. ana ilk aklına geleni kaynanası olduğunu söyleyip görüşe giriyor. Tabi bir süre sonra yoldaşın gerçek kaynanası geliyor anadan habersiz. Oda doğallığında “kaynanasıyım” deyince gardiyan bizim anayı çağırıp soruyor. Anada çare çok “ben üvey kaynanasıyım” diyor. Gardiyan şaşkın, ne yapacağını da bilemiyor. İkisini de görüşe almak zorunda kalıyor…

Eylemlerde kadınların çok daha cesur olduğunu söylemiştim. Anne baba birlikte eyleme katılan ailelerde babalar beraber daha pasif durumda olurlardı. Hatta çoğu zaman aralarında anlaşıp bunu daha çok erkekler yapardı! Kadınların eylemlere erkeklerin panel, toplantı gibi kapalı salon etkinliklerine katılmasına karar verilirdi. Hatta ziyarete gittiğimiz bir evde baba bize “biz kendi aramızda görev bölümü yaptık. Basın açıklaması, eylem olduğunda bunu (karısını gösteriyor ) çağırın. Toplantı olursa beni çağırın” demişti. Bizim şaşkınlığımız karşısında “evde çocuk var, ikimiz birden çıkamayız” diye gerekçesini de sıralamıştı…. Kazara birlikte eyleme gelmişlerse gözaltı olacağını sezdiklerinde anayı alıp götürmeye çalışan babalara şahit olurduk. Bunların hiçbiri yadırgadığımız şeyler değildi elbette. O döneme kadar hiçbir toplumsal eyleme katılmamış bu insanları evlerinden dışarı çıkartmak, toplantılara, etkinliklere katmak bile bizler için bir başarıydı.

Bir gün yine kalabalık bir aile grubuylayım. Ve benden başka aralarında genç yok. Çoğunun okuma yazma bilmemesi, Taksim’e ilk defa gelmeleri daha fazla dikkat etmemi gerektiriyordu. Onları bir arada tutmak, kaybetmemek, kolay olmuyordu. Her birine telefonumu yazıp versem de bunu aramaları bile çoğu zaman çok zor oluyordu. Galatasaray’ da yapılan bir eylemden sonra topluca Şişli’ de başka bir eyleme yetişmemiz gerekiyor. Ama ailelerin yürüme hızı düşünüldüğünde bu çok zordu. Bir ara yaşlı bir çiftin olmadığını fark ettim. Tekrar geriye yürüdüm. Yorulmuş olabilirler diye. Epey bir yürüdükten sonra artık umudumu kesmiştim ki bunların gayet sakin bir pastaneden çıktıklarını gördüm. Heyecanla yanlarına koştum. “Nerde kaldınız, sizi çok merak ettik, kayboldunuz sandık” diye peş peşe endişelerimizi dile getirmeye başladım. Baba biraz mahcup karısını göstererek “bunun canı şeker sucuğu çekmiş de” diyerek pastaneden aldıkları cevizli şeker sucuğunu gösteriyordu. Ne denilebilirdi ki gülümseyip geride kalmamaları için bir kez daha uyardım. Onları anlamak “demek ki sıra bana böyle geliyormuş” diye sorgulayan babayı anlayabilmekti biraz da benim için. Daha önce esnaf olan baba, eylemlerde atılan “susma sustukça sıra sana gelecek” sloganına gülüp geçermiş. “Hiçbir şeye karışmıyorum, sıra bana nasıl gelecek” diye. Ancak çocuğu tutuklanınca oda sokaklara çıkmaya başlamış. “Şimdi ben diyorum başkalarına susmayın. Demek ki sıra böyle geliyormuş” diyen baba, ailelerdeki değişime en güzel örnektir.

Acılarıyla, hüzünleriyle yaşadıklarımızı anlatmak, zamanla bunlar içinden mizahi şeyler çıkarmak direnme gücümüzü de artıran bir etkene dönüşüyor. Bunları anlatırken istedik ki bu gülücükler mahpus duvarlarını aşarak sizlere kadar ulaşsın. Yaşamlarının en zor anlarında dimdik durabilmeyi, acılara inat gülebilmeyi beceren ailelerimizin yeni yılını kutluyor, buradan kucak dolusu sevgi ve selamlarımızı yolluyoruz. Son olarak ÖLÜMSÜZLEŞENLERİMİZİ ANDIĞIMIZ BU AYDA ŞEHİT ANALARINA; Neruda’nın dediği gibi “onlar ölmediler yok / ateş fitiller gibi, dimdik ayakta barut ortasındalar” diyoruz.

Bakırköy Kadın Hapishanesi’nden

Tutsak bir Partizan

Bir cevap yaz